Fransız Edebi̇yatının Devi̇ Albert Camus Ki̇mdi̇r?

TAKİP ET

20.yüzyılda Fransız Edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olmuş ve nobel edebiyatı kazanmış olan Alber Camus enteresan yaşam öyküsü.

Tarih boyunca edebiyat en çok ilgi gören konulardan biri olmuştur.18. ve 19.yüzyıldaki Rus Edebiyatı hakimiyetinde rol oynayan Tolstoy, Dostoyevski gibi yazarlar sayesinde Rus Edebiyatı gelişmiş ve böylelikle yeni fikir akımları ortaya çıkmıştır. 20.yüzyıla gelindiğindeyse Albert Camus tüm bu yazarların aksine düşünce yapısıyla 20.yüzyılda çok büyük etkiler bırakmıştır. Gelin hep birlikte Camus'nün enteresan yaşam öyküsünü inceleyelim. 

Albert Camus Hayatı
20.yüzyılın en güçlü Fransız kalemlerinden biri olan Albert Camus 7 Kasım 1913'te Cezayir'in Modovi kasabasında dünyaya geldi. Yoksul bir ailede dünyaya gelen Camus'nün babası Alsaslı, annesiyse İspanyoldu. Tüm Dünya'yı kasıp kavuran 1.Dünya Savaşı sırasında babasını kaybetti ve bu Camus'de derin psikolojik etkiler bıraktı. Annesi bu durum karşısında evlerde hizmetçilik yaparak oğlunu okutmaya çalıştı. Ancak Camus daha o yaşlarda bile bağımsız bir hayat sürebilmek için evinden ayrılmayı seçti.

1923 yılında liseye kabul edildi, buradaki eğitimini tamamladıktan sonraysa Cezayir Üniversitesi'ne kayıt oldu. Üniversite eğitimi sırasında sağlığı bozulmaya başladı ve 1930 yılında verem hastalığına yakalandı. Hastalığı sebebiyle onda derin bir tutku haline gelmiş olan futbolu da bırakmak zorunda kaldı. Bu sağlık sorunları sebebiyle çeşitli işlerde çalışmak zorunda kalan Camus, 1936 yılında Üniversitedeki Felsefe eğitimini tamamladı. 1934 yılında Fransız Komünist Partisi'ne katılmış olan Camus, yıllar sonra açıkladığında bu partiye katılma sebebinin Marksist-Leninist öğretiden ziyade, İspanya'da devam eden ve sonucunda iç savaşa sebep olacak koşullara duyduğu kaygıdan katıldığını söylemiştir. Fakat partiye katıldıktan 3 yıl sonra 1937 yılında, Lev Troçki'nin fikirlerini kendine yakın bulması iddiasıyla partiden atılmıştır. 1934 yılında ilk evliliğini yapmış olan Camus, Simone Hei ile evlendi ancak Simone'nun bir morfin bağımlısı olmasının yanı sıra, Simone'nun sadakatsizliği sebebiyle bu evlilik son buldu. Camus'nün hayatında önemli bir rolü olan Theatre du Travail, türkçesiyle ise İşçi Tiyatrosu'nu kurdu fakat bu tiyatroda 1939 yılında kapatıldı. Aynı yıl içinde Fransız Ordusu'na verem hastası olduğu için kabul edilmedi.

1940 yılına gelindiğinde piyanist ve matematikçi olan Francine Faure ile evledi ve bu evlilikten iki çocukları oldu. Dergi yazılarına da devam eden Camus bu sırada Paris-Soir dergisinde çalışmaya başladı.

2.Dünya Savaşı'nın alevlenmeye başladığı bu dönemde, bu savaşı Tuhaf Savaş olarak tanımladı ve savaşın ilk evrelerinde pasifist bir tutum sergiledi. Fakat bu tutumu Paris'in Almanlar tarafından işgal edilmesinin dışında 1941 yılında komünist gazeteci Gabriel Peri'nin gözlerinin önünde idam edilmesi sonucu değişti ve onda bir başkaldırı hissi oluşturdu. Bu dönemde dergideki arkadaşlarıyla birlikte Bordeaux'ya taşındı ve aynı içinde edebiyat dünyasına damga vuracak olan Yabancı ve Sisifos Söylemi kitaplarını tamamladı.

1942 yılında Bordeaux'dan ayrılan Camus, Cezayir'in Oran şehrine gitti ve ardından tekrar Paris'e döndü.

Camus 2.Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişine (Nazi Almanya'sına karşı oluşturulan)   katıldı ve bu direnişin bir parçası olan Combat dergisinde çalışmaya başladı.

1943 yılında bu gazetenin editörü oldu. Fakat 1947 yılında derginin ticari bir gazeteye dönüşmesi sebebiyle buradaki görevinden ayrıldı. Bu dönemde yaşadığı en önemli olaylardan biriyse Jean-Paul Sartre ile tanışması oldu. Politik olarak sol görüşe yakın olması fakat Komünizme karşı çıkması sebebiyle, komünist cephede pek arkadaş kazanmadığı gibi Sartre ile arasında bir gerginlik oluştu.

1949 yılında verem hastalığının tekrar nüks etmesi sebebiyle iki yıl inzivaya çekildi ve bu dönemde Başkaldıran İnsan adlı kitabını yayımladı. Bu kitap Fransa'daki sol cephe tarafından pek hoş karşılanmadı ve fikir yapısıyla Sartre ile aralarındaki tüm bağ kopmuş oldu.

Kitabına yapılan haksız eleştirilerden dolayı ise Camus kitap yazmaktan ziyade tiyatro oyunları çevirmeye başladı. 1950 yılına gelindiğinde kendini insan haklarına adayan Camus. 1952 yılında Birleşmiş Milletler, Fransisco Franco diktatörlüğündeki İspanya'yı üye olarak kabul etmesi üzerine, UNESCO'daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Bu dönemde ayaklanmalardaki insan dışı bir sertlik kullanan Sovyet metotlarını da eleştiren Camus, pasifistliğini korumuş ve idam cezasına karşı olan görüşünü her daim savunmaya devam etmiştir. 1954 yılında Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Camus, kendini ahlaki bir ikilemin içinde bulmuştur ve bunun sebebini, Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan Siyah Ayak olmuştur. Ancak bu savaşın sonunda doğduğu yer olan Cezayir'e karşı Fransa'yı savunmuştur. Kuzey Afrika'da başlayan bu isyanın, aslında Mısır önderliğinde yeni Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği'nin işi olduğu düşünüyordu. Cezayir özerk, hatta bir federasyon olmasını istemesinin yanı sıra, tamamen bağımsız olmasına ise karşı bir tutum sergiliyordu. Bu kriz sırasında ise ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalışmaya devam etmiştir.

1955 ve 1956 yılları arasında L'Express dergisinde yazmaya devam eden Camus, 1957 yılında ise Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel Ödülü almasıyla birlikte tüm dünyada artan ünü, kendisini Yirminci Yüzyıl dünya edebiyatının tahtına oturmasını sağladı. Genel kanı ise bu ödülün bir önceki yıl yayımladığı Düşüş için değil,  karşı yazdığı Reflexions Sur la Guillotine (idam cezasına karşı yazdığı makale) adlı makalesine verildiği düşünülmekteydi. Stockholm Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma sırasında Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasındaki fikirlerini savunmuş. Ancak Cezayir'de  annesi yaşıyordu ve  başına ne geleceği konusunda da korkmuştu. Çelişkilerle dolu olan bu düşünce yapısı ise Fransız Sol Entelektüelleri tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Camus 4 Ocak 1960 tarihinde geçirdiği bir trafik kazası sonrası hayatını kaybetmiştir. Daha sonra yapılan incelemelerde mantosunun cebinde bir tren bileti bulunmuş ve Camus'nün büyük bir olasılıkla gideceği yere trenle gitmeyi planladığı düşünülmüştür ancak daha sonra arkadaşlarıyla birlikte gitmeyi tercih etmişti.İşin ironik tarafı ise, Camus'ye en absürt ölüm şekli nedir diye sorulduğunda, kendisi araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelemiştir. Kazanın gerçekleştiği Facel Vega marka otomobilin sürücüsü ve yayımcı dostu da bu kaza sırasında hayatını kaybetmiştir. Camus'nün ölümü sırasında KGB'nin de rolü olduğu iddia edilmiş fakat bu hiçbir zaman kanıtlanamamıştır.

Mezarı ise Lourmann Mezarlığı'nda bulunmaktadır.

Camus'nün güzel bir sözüyle yazımızı sonlandıralım.

"İnsan kendisi için gerçek ve mutlak olan mutluluğa yaşamı boyunca yalnız bir kez erişir ve geri kalan tüm yaşamını bu mutluluğa tekrar ulaşmaya adar."

Bu yazımızda Albert Camus'ün İlginç ve dopdolu heyecan içeren serüvenini inceledik.